KADINLARIMIZA BİÇTİĞİMİZ DEĞER

Erhan İzgi Profil Resmi
Erhan İzgi

       KADINLARIMIZA BİÇTİĞİMİZ DEĞER

          Son yıllarda ülkemizde kadının adı sıkça gündeme gelmeye başladı. Her gün yazılı ve görsel basında insanın içini acıtan, yüreğini dağlayan kadınlarla ilgili haberler… Taciz, işkence, şiddet ve cinayet… Dünya ülkelerinde de benzer olaylar yaşanıyor; ama İslam coğrafyasında çok daha ileri boyutlarda...  Ülkemizde yaşanan bu olayların kaynakları nereye uzanır dersiniz?

             Batı toplumları 17. ve18. yüzyıllarda müthiş bir savaşın içine girer. Bu akıl ve inanç savaşıdır. Avrupa “karanlık çağ” döneminde dine aykırı olduğu düşüncesiyle bilim ve düşünmeyi yasaklamış, etkin güç olarak Kilise yıllarca egemenliğini sürdürmüştür.  Aydınlar akılcı düşünceyi benimseyip eski, geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, ön yargılardan ve ideolojilerden uzaklaşarak özgürleşmek ve yeni bilgilere ulaşmak için zorlu bir savaşa girişmiştir. Yasaklara karşı çıkan düşünürler, bilim insanları ve sanatçılar ölüm pahasına aklı, bilimi ve özgürleşmeyi savunmuşlardır. Kimlerdir aydınlanmaya yol açanlar: “Herder, Kant,  Diderot, Montesquieu, Rousseau, Volteire, John Locke ve Thomas Paine ve daha niceleri…  

        O dönemde başlıca düşünsel gelişmeler Rönesans ve Reform hareketleri insan aklının ve özgürlüğün her şeyden üstün olduğunu ortaya koymuştur.  Hıristiyan dünyası (Avrupa) bütün zorluklara, baskılara ve çatışmalara karşın bunlardan yararlanırken İslâm coğrafyası bu değişimlerden payına düşeni alamamıştır. Reformlar ve Fransız İhtilali bütün dünyayı kasıp kavururken Müslüman ülkeler bu değişimlere uzak kalmış, akılcı düşünceyi ve özgürleşmeyi benimseyememiş; inancı akıldan daha üstün kabul etmiş ve kendi içine kapanmıştır.  Ne acıdır ki o gün bu gündür İslam dünyası “karanlık çağı” bir türlü aşamamış; İslam Rönesans’ını ve reformları yaşayamamış, yurttaşlarını birey olarak değil, kul olarak görmüştür.

          Bu anlayış ulusumuzu nasıl etkilemiştir? Türk toplumunda kadına biçtiğimiz değeri anlatabilmek için geçmişimize biraz ayna tutalım. Türklerin tarihsel süreçteki sosyal ve toplumsal yaşamına baktığımızda kadının Hunlarda, Göktürklerde ve Uygurlarda değer gördüğünü; ama Karahanlılar döneminden sonra bu anlayışın değiştiğini söyleyebiliriz.  Çünkü Türkler bu dönemden sonra kendi kültürlerinden uzaklaşarak farklı bir kültürün (İslam kültürü) etkisine girmeye başlamıştır. Selçuklu ve Osmanlıda dinin etkisiyle kadın ikinci plana itilmiş, eve kapanıp sadece çocuklarına bakan, eşine hizmet eden ve ev işleri yapan bir konumdadır. Köylerde ise en ağır işler yine kadına kalmıştır.  

             İslam inancına göre Tanrı, kadını erkeğin sol kaburga kemiğinden yaratmıştır. Bu nedenle erkeğin bir parçasıdır. Kutsal kitapta “Nisa” suresinde kadınla ilgili pek çok açıklama vardır. Erkeklere seslenerek: “Başkaldırmasında endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. Bunlarla da yola gelmezlerse dövün. (Nisa Süresi, 34.ayet) Kutsal kitap erkeğe özgürlük tanırken kadına köleliği uygun görmektedir.  “Birden fazla (4) kadın alabilirsiniz. İsterseniz cariyelerinizle yatabilirsiniz.” Kadın ve erkek arasında miras ve adalet konusunda: “Miras kadına verilenin iki misli erkeğe verilmelidir.” Mahkemede bir erkeğin tanıklığına iki kadının tanıklığı eşdeğerdir.” Gibi sözler erkeğin kadından üstünlüğünü ifade etmektedir. Tanzimat dönemindeki yazarlarımızın (Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi) romanlarında kölelik ve cariyelik açıkça dile getirilmiştir. Bu da göstermektedir ki kadın bir mal ya da bir eşya değerindedir alınıp satılan…

                Kadınlarımızın, kızlarımızın şansı ya da şansızlığı dünyaya geldikleri ortam ve koşullarla da bağlantılıdır. Kırsal kesimde ve yoksul bir ailede dünyaya gelen kız çocuğu, doğuştan şansız demektir. Onun topluma kazandırılması, özgürleşip ekonomik güce ulaşması alabildiğine zordur. Eğitim olanaklarından da büyük ölçüde yoksundur. Ailede kaşık düşmanı olarak adlandırılır,  bir an önce aileden uzaklaşması için 13-14 yaşında evlendirilmesi amaçlanır. Evlilik sırasında kızın ailesi “başlık parası” diye bir parayı da oğlan ailesinden alır. Yani kız bir bakıma parayla satılmış olur. Parayı veren kişi, kızı istediği gibi hizmetinde kullanır.  Bu çocuk yaştaki kız, kısa zamanda anne olup sıkıntılı ve acılar içinde bir yaşamı sürdürecektir. Kente varsıl ve kültürlü bir ailede dünyaya gelen kız çocuğu çok daha şanslı olacaktır. Aile onu eğitmeye, meslek sahibi yapmaya çalışacak... Cumhuriyetin kuruluşundan çok sonra 1940’lı yıllarda bile açılan Köy Enstitülerine kız öğrenci bulabilmek bir sorun olmuştur.” Kız çocukları okuyup da ne olacak?” Yargısı Anadolu insanının beyninde çivi gibi yıllarca çakılı kalmış...

              Geleneksel kültürümüzde ve anlayışımızda “kadının aklı kısa, saçı uzun” yargısına ne demeli?  Sadece bu mu? Erkeğin her türlü erdemsiz davranışı hoş görüyle karşılanırken kadının günah keçisi ilan edilmesinin mantıklı bir açıklaması olabilir mi? “Dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek köpek peşine düşmez; iğne sallanmazsa iplik geçer.” Sözleri bu durumu ifade eden en güzel atasözlerimizdendir. İlginç bir durumu da örnekleyelim. “Erkeğin eli kınası, kadının yüzü karası…” Erkek her türlü haltı yer, suç olmaz, bu ona bir ödüldür. Kadın yaparsa onursuzluktur. Sudi Arabistan’da zina yapan kadın recmedilir. Yani taşlarla öldürülür. Erkeğe böyle bir ceza uygun görülmez.  Vahşet değil, ilkellik değil de nedir bu? Kadını kötüleyen, küçük düşüren “ Kadın erkeğin şeytanıdır,” sözü bütün kötülüklerin anası kadındır, erkek masumdur, bütün suç kadınındır anlamına gelmez mi? “Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz.” Sözü ailede ataerkil anlayışın egemen olmasını, anaerkil bir anlayışın mutsuzluk kaynağı olacağı vurgulanmıyor mu? “Erkek kocadıkça koç olur, kadın kocadıkça hiç olur,” sözü bile kadını aşağılamaya yeter de artar.

                Kırsal kesimde halk dilinde yaygın olan bir anlayış: “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin”. Kadın sürekli doğuracak ve sürekli dövülecektir. Anlayış bu olunca kadına huzur ve mutluluk nasıl sağlanacaktır? Altı yüzyıl varlığını sürdüren Osmanlıda ve hâlâ Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin kırsal kesimlerinde genel anlayış budur. Osmanlının son döneminde yapılan nüfus sayımında erkekler ve ahırdaki büyük baş hayvanların sayımı yapılırken kadınları saymak hiç gündeme gelmemiştir. Yine bu dönemdeki okuryazarlık durumumuz erkeklerde % 5-6 olurken kadınlarda sadece binde 6-7’dir. Saray ve çevresi ile varsıl ailelerin kızları okuma yazma olanağına kavuşmuştur. Bütün bunlar kadına verdiğimiz değeri göstermiyor mu?

              Atatürk dönemi (1920 ve sonrası) yani  “Cumhuriyet Türkiye’sinde” yurttaşlar birey olma mutluluğuna erer. “Dünyada her şey kadının eseridir,” diyen Atatürk, çağ dışı bir anlayışa nokta koyar, kadınlar için beyaz bir sayfa açıp modern dünyanın kapılarını aralar. Daha öncesinde ezilen, horlanan kadının konumu bu dönemde büyük ölçüde onun lehine değişime uğrar. Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında kadınlardan büyük destek gören Atatürk, Cumhuriyet kurulur kurulmaz kadınlara bir takım hakların kazandırılması çalışmalarına girişir. Bir erkeğin tek kadınla evlenmesi kabul edilir. Çok eşlilik sona erdirilir. Evlenecek kişilere yaş sınırı (18) getirilir. Evlilikler isteğe bağlanır. Kadın ve erkek eşit miras hakkında sahip olur. Erkeğin istediği zaman kadını boşayabilmesi ortadan kaldırılır. Her iki tarafın onayıyla boşanma gerçekleşecektir. Daha önce olmayan seçme ve seçilme hakkı kadınlara da verilir.  Sosyal yaşamda, eğitimde ve her alanda kadın kendini göstermeye başlar. Cumhuriyet kazanımları kadınlarımızı sosyal ve toplumsal yaşama kazandırmayı büyük ölçüde başarır. Ancak yine de yeterli değildir yapılanlar. Geleneksel kültürümüz, eğitim anlayışımız ve dinsel yargılarımız kadını ikinci sınıf vatandaş olarak görmemize neden olur. Hele hele kapitalist bir toplumda bu konuların değerlendirilmesi alabildiğine zordur.  Her şeyimiz olan kadınlarımıza yıllardan beri yaptığımız bu zulmü, insanlık dışı davranışları anlamak mümkün mü? Ünlü şairimiz Nazım Hikmet bir şiirinde kadınlarımızı ne güzel anlatıyor. Uzun söze ne gerek!

Ve kadınlar  /  bizim kadınlarımız / korkunç ve mübarek elleri  / ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle / anamız, avradımız, yârimiz / ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen / ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen”……………

 

        Günümüze geldiğimizde Atatürk devrimlerine karşı derinden ve sessiz bir karşı çıkışın olduğunu görmekteyiz. “İstanbul Sözleşmesi” yok sayılmak isteniyor; hatta siyasi iktidar bu sözleşmeden çekilmeyi bile seslendirmektedir. Bazı cemaat ve tarikatların temsilcilerinin kadınla ilgili çağ dışı sözlerine ve yargılarına tanık oluyoruz. Kadının yeri evi olmalı, kadın bir meslekte çalışmamalı,  açık gezmemeli, makyaj yapmamalı, saçını örtmeli, başka erkeklere kendini göstermemeli, kahkaha ile gülmemeli ve daha ilerisi kadınlar çalışmazsa işsizlik sorunu ortadan kalkar, erkekler işsiz kalmaz gibi mantık dışı sözler… Bütün bu sözler kadına vurulmak istenen pranga değil de nedir?

             21. yüzyıla girmemize karşın ülkemizde yaşanan gerçekler yüz kızartıcı nitelikte. Kadınlarımız dövülüyor, şiddet görüyor, seks kölesi olarak kullanılıyor, sonunda yaşamlarına son veriliyor. Toplum olarak cehaletin ve erkek egemenliğinin önüne geçilebilirse kadına şiddet ve kadın cinayetleri büyük oranda azalacaktır. Kadına bir obje gözüyle değil, insan gözüyle baktığımız zaman dünya daha bir güzelleşecek, kadınlarımızın yüzünde güller açacaktır.

              Bu konuda kuşkusuz devlete düşen pek çok görev de vardır.  Devlet, kadını koruyucu yasalar çıkarmalı. Kadın cinayetlerini işleyen kişiler en ağır şekilde cezalandırılmalı; öyle yaptırımlar uygulanmalı ki bu tür cinayetler bir daha kesinlikle yaşanmamalı. Caniler, cinayet işleyecek o cesareti kendilerinde bulamamalı. Erken yaşta, hayatın baharında kızlarımız, kadınlarımız hayattan koparılmamalı. Devlet, kadınlarımızı koruyucu kanatları altına almalı...

             Toplum olarak öncelikle kadınlarımızı iyi eğitmeli, onların mutlaka bir meslek sahibi olmalarını sağlamalıyız. Böylelikle üretime katıp ekonomik yönden ayakları üzerinde durmalarını gerçekleştirilmeliyiz. İşte o zaman kadınlarımız, yaşamlarını kendi başlarına sürdürebilir, erkeklerin kölesi olmaktan kurtulabilirler. Kızlarımızın kurtuluşu eğitimden geçiyor. Tolstoy: “Bir kadını eğitirseniz bir toplumu eğitmiş olursunuz, “ diyor. Bu sorunların reçetesi çağdaş bir anlayış ve eğitimdir; ancak bu yolla sorunların üstesinden gelebiliriz. 

       KADINLARIMIZA BİÇTİĞİMİZ DEĞER

          Son yıllarda ülkemizde kadının adı sıkça gündeme gelmeye başladı. Her gün yazılı ve görsel basında insanın içini acıtan, yüreğini dağlayan kadınlarla ilgili haberler… Taciz, işkence, şiddet ve cinayet… Dünya ülkelerinde de benzer olaylar yaşanıyor; ama İslam coğrafyasında çok daha ileri boyutlarda...  Ülkemizde yaşanan bu olayların kaynakları nereye uzanır dersiniz?

             Batı toplumları 17. ve18. yüzyıllarda müthiş bir savaşın içine girer. Bu akıl ve inanç savaşıdır. Avrupa “karanlık çağ” döneminde dine aykırı olduğu düşüncesiyle bilim ve düşünmeyi yasaklamış, etkin güç olarak Kilise yıllarca egemenliğini sürdürmüştür.  Aydınlar akılcı düşünceyi benimseyip eski, geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, ön yargılardan ve ideolojilerden uzaklaşarak özgürleşmek ve yeni bilgilere ulaşmak için zorlu bir savaşa girişmiştir. Yasaklara karşı çıkan düşünürler, bilim insanları ve sanatçılar ölüm pahasına aklı, bilimi ve özgürleşmeyi savunmuşlardır. Kimlerdir aydınlanmaya yol açanlar: “Herder, Kant,  Diderot, Montesquieu, Rousseau, Volteire, John Locke ve Thomas Paine ve daha niceleri…  

        O dönemde başlıca düşünsel gelişmeler Rönesans ve Reform hareketleri insan aklının ve özgürlüğün her şeyden üstün olduğunu ortaya koymuştur.  Hıristiyan dünyası (Avrupa) bütün zorluklara, baskılara ve çatışmalara karşın bunlardan yararlanırken İslâm coğrafyası bu değişimlerden payına düşeni alamamıştır. Reformlar ve Fransız İhtilali bütün dünyayı kasıp kavururken Müslüman ülkeler bu değişimlere uzak kalmış, akılcı düşünceyi ve özgürleşmeyi benimseyememiş; inancı akıldan daha üstün kabul etmiş ve kendi içine kapanmıştır.  Ne acıdır ki o gün bu gündür İslam dünyası “karanlık çağı” bir türlü aşamamış; İslam Rönesans’ını ve reformları yaşayamamış, yurttaşlarını birey olarak değil, kul olarak görmüştür.

          Bu anlayış ulusumuzu nasıl etkilemiştir? Türk toplumunda kadına biçtiğimiz değeri anlatabilmek için geçmişimize biraz ayna tutalım. Türklerin tarihsel süreçteki sosyal ve toplumsal yaşamına baktığımızda kadının Hunlarda, Göktürklerde ve Uygurlarda değer gördüğünü; ama Karahanlılar döneminden sonra bu anlayışın değiştiğini söyleyebiliriz.  Çünkü Türkler bu dönemden sonra kendi kültürlerinden uzaklaşarak farklı bir kültürün (İslam kültürü) etkisine girmeye başlamıştır. Selçuklu ve Osmanlıda dinin etkisiyle kadın ikinci plana itilmiş, eve kapanıp sadece çocuklarına bakan, eşine hizmet eden ve ev işleri yapan bir konumdadır. Köylerde ise en ağır işler yine kadına kalmıştır.  

             İslam inancına göre Tanrı, kadını erkeğin sol kaburga kemiğinden yaratmıştır. Bu nedenle erkeğin bir parçasıdır. Kutsal kitapta “Nisa” suresinde kadınla ilgili pek çok açıklama vardır. Erkeklere seslenerek: “Başkaldırmasında endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. Bunlarla da yola gelmezlerse dövün. (Nisa Süresi, 34.ayet) Kutsal kitap erkeğe özgürlük tanırken kadına köleliği uygun görmektedir.  “Birden fazla (4) kadın alabilirsiniz. İsterseniz cariyelerinizle yatabilirsiniz.” Kadın ve erkek arasında miras ve adalet konusunda: “Miras kadına verilenin iki misli erkeğe verilmelidir.” Mahkemede bir erkeğin tanıklığına iki kadının tanıklığı eşdeğerdir.” Gibi sözler erkeğin kadından üstünlüğünü ifade etmektedir. Tanzimat dönemindeki yazarlarımızın (Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi) romanlarında kölelik ve cariyelik açıkça dile getirilmiştir. Bu da göstermektedir ki kadın bir mal ya da bir eşya değerindedir alınıp satılan…

                Kadınlarımızın, kızlarımızın şansı ya da şansızlığı dünyaya geldikleri ortam ve koşullarla da bağlantılıdır. Kırsal kesimde ve yoksul bir ailede dünyaya gelen kız çocuğu, doğuştan şansız demektir. Onun topluma kazandırılması, özgürleşip ekonomik güce ulaşması alabildiğine zordur. Eğitim olanaklarından da büyük ölçüde yoksundur. Ailede kaşık düşmanı olarak adlandırılır,  bir an önce aileden uzaklaşması için 13-14 yaşında evlendirilmesi amaçlanır. Evlilik sırasında kızın ailesi “başlık parası” diye bir parayı da oğlan ailesinden alır. Yani kız bir bakıma parayla satılmış olur. Parayı veren kişi, kızı istediği gibi hizmetinde kullanır.  Bu çocuk yaştaki kız, kısa zamanda anne olup sıkıntılı ve acılar içinde bir yaşamı sürdürecektir. Kente varsıl ve kültürlü bir ailede dünyaya gelen kız çocuğu çok daha şanslı olacaktır. Aile onu eğitmeye, meslek sahibi yapmaya çalışacak... Cumhuriyetin kuruluşundan çok sonra 1940’lı yıllarda bile açılan Köy Enstitülerine kız öğrenci bulabilmek bir sorun olmuştur.” Kız çocukları okuyup da ne olacak?” Yargısı Anadolu insanının beyninde çivi gibi yıllarca çakılı kalmış...

              Geleneksel kültürümüzde ve anlayışımızda “kadının aklı kısa, saçı uzun” yargısına ne demeli?  Sadece bu mu? Erkeğin her türlü erdemsiz davranışı hoş görüyle karşılanırken kadının günah keçisi ilan edilmesinin mantıklı bir açıklaması olabilir mi? “Dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek köpek peşine düşmez; iğne sallanmazsa iplik geçer.” Sözleri bu durumu ifade eden en güzel atasözlerimizdendir. İlginç bir durumu da örnekleyelim. “Erkeğin eli kınası, kadının yüzü karası…” Erkek her türlü haltı yer, suç olmaz, bu ona bir ödüldür. Kadın yaparsa onursuzluktur. Sudi Arabistan’da zina yapan kadın recmedilir. Yani taşlarla öldürülür. Erkeğe böyle bir ceza uygun görülmez.  Vahşet değil, ilkellik değil de nedir bu? Kadını kötüleyen, küçük düşüren “ Kadın erkeğin şeytanıdır,” sözü bütün kötülüklerin anası kadındır, erkek masumdur, bütün suç kadınındır anlamına gelmez mi? “Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz.” Sözü ailede ataerkil anlayışın egemen olmasını, anaerkil bir anlayışın mutsuzluk kaynağı olacağı vurgulanmıyor mu? “Erkek kocadıkça koç olur, kadın kocadıkça hiç olur,” sözü bile kadını aşağılamaya yeter de artar.

                Kırsal kesimde halk dilinde yaygın olan bir anlayış: “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin”. Kadın sürekli doğuracak ve sürekli dövülecektir. Anlayış bu olunca kadına huzur ve mutluluk nasıl sağlanacaktır? Altı yüzyıl varlığını sürdüren Osmanlıda ve hâlâ Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin kırsal kesimlerinde genel anlayış budur. Osmanlının son döneminde yapılan nüfus sayımında erkekler ve ahırdaki büyük baş hayvanların sayımı yapılırken kadınları saymak hiç gündeme gelmemiştir. Yine bu dönemdeki okuryazarlık durumumuz erkeklerde % 5-6 olurken kadınlarda sadece binde 6-7’dir. Saray ve çevresi ile varsıl ailelerin kızları okuma yazma olanağına kavuşmuştur. Bütün bunlar kadına verdiğimiz değeri göstermiyor mu?

              Atatürk dönemi (1920 ve sonrası) yani  “Cumhuriyet Türkiye’sinde” yurttaşlar birey olma mutluluğuna erer. “Dünyada her şey kadının eseridir,” diyen Atatürk, çağ dışı bir anlayışa nokta koyar, kadınlar için beyaz bir sayfa açıp modern dünyanın kapılarını aralar. Daha öncesinde ezilen, horlanan kadının konumu bu dönemde büyük ölçüde onun lehine değişime uğrar. Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında kadınlardan büyük destek gören Atatürk, Cumhuriyet kurulur kurulmaz kadınlara bir takım hakların kazandırılması çalışmalarına girişir. Bir erkeğin tek kadınla evlenmesi kabul edilir. Çok eşlilik sona erdirilir. Evlenecek kişilere yaş sınırı (18) getirilir. Evlilikler isteğe bağlanır. Kadın ve erkek eşit miras hakkında sahip olur. Erkeğin istediği zaman kadını boşayabilmesi ortadan kaldırılır. Her iki tarafın onayıyla boşanma gerçekleşecektir. Daha önce olmayan seçme ve seçilme hakkı kadınlara da verilir.  Sosyal yaşamda, eğitimde ve her alanda kadın kendini göstermeye başlar. Cumhuriyet kazanımları kadınlarımızı sosyal ve toplumsal yaşama kazandırmayı büyük ölçüde başarır. Ancak yine de yeterli değildir yapılanlar. Geleneksel kültürümüz, eğitim anlayışımız ve dinsel yargılarımız kadını ikinci sınıf vatandaş olarak görmemize neden olur. Hele hele kapitalist bir toplumda bu konuların değerlendirilmesi alabildiğine zordur.  Her şeyimiz olan kadınlarımıza yıllardan beri yaptığımız bu zulmü, insanlık dışı davranışları anlamak mümkün mü? Ünlü şairimiz Nazım Hikmet bir şiirinde kadınlarımızı ne güzel anlatıyor. Uzun söze ne gerek!

Ve kadınlar  /  bizim kadınlarımız / korkunç ve mübarek elleri  / ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle / anamız, avradımız, yârimiz / ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen / ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen”……………

 

        Günümüze geldiğimizde Atatürk devrimlerine karşı derinden ve sessiz bir karşı çıkışın olduğunu görmekteyiz. “İstanbul Sözleşmesi” yok sayılmak isteniyor; hatta siyasi iktidar bu sözleşmeden çekilmeyi bile seslendirmektedir. Bazı cemaat ve tarikatların temsilcilerinin kadınla ilgili çağ dışı sözlerine ve yargılarına tanık oluyoruz. Kadının yeri evi olmalı, kadın bir meslekte çalışmamalı,  açık gezmemeli, makyaj yapmamalı, saçını örtmeli, başka erkeklere kendini göstermemeli, kahkaha ile gülmemeli ve daha ilerisi kadınlar çalışmazsa işsizlik sorunu ortadan kalkar, erkekler işsiz kalmaz gibi mantık dışı sözler… Bütün bu sözler kadına vurulmak istenen pranga değil de nedir?

             21. yüzyıla girmemize karşın ülkemizde yaşanan gerçekler yüz kızartıcı nitelikte. Kadınlarımız dövülüyor, şiddet görüyor, seks kölesi olarak kullanılıyor, sonunda yaşamlarına son veriliyor. Toplum olarak cehaletin ve erkek egemenliğinin önüne geçilebilirse kadına şiddet ve kadın cinayetleri büyük oranda azalacaktır. Kadına bir obje gözüyle değil, insan gözüyle baktığımız zaman dünya daha bir güzelleşecek, kadınlarımızın yüzünde güller açacaktır.

              Bu konuda kuşkusuz devlete düşen pek çok görev de vardır.  Devlet, kadını koruyucu yasalar çıkarmalı. Kadın cinayetlerini işleyen kişiler en ağır şekilde cezalandırılmalı; öyle yaptırımlar uygulanmalı ki bu tür cinayetler bir daha kesinlikle yaşanmamalı. Caniler, cinayet işleyecek o cesareti kendilerinde bulamamalı. Erken yaşta, hayatın baharında kızlarımız, kadınlarımız hayattan koparılmamalı. Devlet, kadınlarımızı koruyucu kanatları altına almalı...

             Toplum olarak öncelikle kadınlarımızı iyi eğitmeli, onların mutlaka bir meslek sahibi olmalarını sağlamalıyız. Böylelikle üretime katıp ekonomik yönden ayakları üzerinde durmalarını gerçekleştirilmeliyiz. İşte o zaman kadınlarımız, yaşamlarını kendi başlarına sürdürebilir, erkeklerin kölesi olmaktan kurtulabilirler. Kızlarımızın kurtuluşu eğitimden geçiyor. Tolstoy: “Bir kadını eğitirseniz bir toplumu eğitmiş olursunuz, “ diyor. Bu sorunların reçetesi çağdaş bir anlayış ve eğitimdir; ancak bu yolla sorunların üstesinden gelebiliriz. 



Diğer Yazıları