YUSUF AMCA VE EVİ
Erhan İzgi
YUSUF AMCA VE EVİ
Çok zaman geçti; ama ben unutamadım. Öğretmen olarak gittiğim bir köyde ev sahibimdi Yusuf Amca. Kırk yaşlarında, kendi halinde, zayıf, az konuşan biriydi. Dünyadan habersiz yaşıyor, monoton bir yaşamı sürdürüyordu.
Köye sürgün gittiğim için kimse ev vermiyordu. Belki de ev yoktu, bilmiyorum. Ortaokulda ve ilkokulda çalışan arkadaşların yardımıyla bulmuştum burasını. Ev demek de pek doğru sayılmazdı. Toprak duvarlar sıvanmamış yıllardır, yer yer dökülmüş eski sıvaları, çatısı onarım görmemiş, kendi haline bırakılmış, yaşlı bir ihtiyar sanki. Her yanı dökülüyor ilgisizlikten.
Başka seçeneğim olmadığı için tutmak zorunda kaldım bu harabeyi. Bir yandan da burada nasıl yaşarım diye düşünüyordum Tek başıma burada yaşamak benim kaderim olmalıydı. Acımasız, katı gerçeklerle karşılaşınca insan zorunlu direniyor. Başka yolu yok.
Bekâr olduğum için fazla dert etmiyordum. Eşyam da yok sayılırdı. Tahta bir masa, iki sandalye, tel somya, küçük bir soba, anamın verdiği bir battaniye ve bir yorganım vardı. En çok işe yarayan da küçük mutfak tüpüydü. Yatağı sonradan almıştım. Valizimde üç beş parça giysi ve kitaplarım, hepsi bunlardı eşyalarımın.
İster istemez yerleştik bu beğenmediğimiz köşke. Benim için köşk sayılırdı. Kırsal kesimden geldiğim için pek yadırgamıyordum yaşadıklarımı. Sıkıntılarda pişmeyi, sabırlı olmayı öğrenmeye başlamıştım. Kimseye durumun kötülüğünden, olumsuzluğundan söz etmiyordum. Konuyla ilgili sorulan soruları gülümseyerek geçiştiriyordum. Gençtim, hayallerim vardı. Emekten, haktan ve halktan yanaydık, bunun savaşını veriyorduk.
Köye yeni geldiğim için öğretmen arkadaşlardan başka sadece muhtarı tanıyordum. Köyü ve köylüyü tanımak için akşamları kahveye çıkmıyor, sadece gündüzleri bir çay içip, sohbet edip eve dönüyordum.
Hayatım boyunca hiç canımın sıkıldığını bilmem. Kitaplarım, en önemli dostlarım yanımda oldukça benden daha mutlusu olamazdı. Gaz lambasında kitap okuyordum. Köyde elektrik yoktu. Yaşadığım bölgeyle burası arasında çağ farkı vardı. Türkiye’m de böyle yerlerin olabileceği hiç aklıma gelmemişti.
Kitap okumaktan başka yapacak bir iş de bulamıyordum kendime. Bazen ev sahibim Yusuf Amca geliyordu sohbete. İlginç adamdı. Yüzündeki çizgiler yaşından daha yaşlı gösteriyordu. Bir serçenin küçücük kara gözleri gibi fıldır fıldır dönen gözler… Eski, dizleri aşınmış bir pantolon, ona uymayan boyu uzun bir ceket, yakaları yıpranmış bir gömlek sırtında… Başında rengi solmuş yaz kış giydiği şapka…
Önceleri onu dinlemekten zevk alıyordum. Dünyadan habersiz, yaşayan bir canlı ölüydü sanki. Çok dar bir yaşam alanı vardı. Doğru dürüst okuması ve yazması bile yoktu. Olsa da ne olacaktı sanki? Kullandığı sözcük sayısı iki yüzü geçmezdi. Ortak konumuz onun çocukluk ve askerlik yıllarıydı. Defalarca aynı konuları anlatır, ben de ilk kez dinliyormuş gibi bazı sorular sorarak sohbeti koyulaştırırdım.
Konuk olarak geldiği için ona çay yapardım, o sigara içmezdi. Ben içiyordum. Bazen dumandan rahatsız oluyordu. Ben de çabuk gitsin diye üst üste yakıyordum sigaraları. Fakat onun umurunda bile olmuyordu. Odada dumandan göz gözü görmüyordu.
Mutfak bölümüne çay dökmek için gittiğimde Yusuf Amcanın horultusunu duyuyordum. Kendi kendime hayret, diyordum. Bu kadar kısa zamanda hemen uyunur mu? Uyandırıyordum ilk zamanlar. Çay getirdim, çayını iç, ondan sonra da evinde uyu diyordum. Yusuf Amcanın umurunda bile değildi. Ben de bu durumuna alışmıştım; ama canımı da sıkıyordu. Yıllar sonra öğrendim bunun bir hastalık olduğunu.
Mevsim sonbahara uzanıyor, havalar serinlemeye başlıyordu. Yağmurlar da geleceğim diyordu seslice, bir gece aniden bastırdı. Bir tarafta gök gürlemeleri, diğer tarafta şimşek çakmaları… Çerçevelerin kenarlarında su sızıyor. A… o da ne? Tavandan su damlıyor. Bir tas koyuyorum damlayan yere. Başka bir yerden de damlıyor. Oraya da bir tencere… Kapıya yakın bir yerden de damlıyor, oraya da bulaşık yıkadığım küçük plastik leğeni koyuyorum. On dakika içinde bütün kap kacağı damlayan yerlere yerleştirdim.
Yatağa uzandım… Üstüme damlıyor sular… Yatağın yerini değiştirdim. Saatlerce uyumak mümkün olmadı. Birkaç saat geçmişti… Hava açılmış, biraz sakinleşmiş, yağmur dinmişti. Artık uyuyabilirim diye düşündüm. Ama ne mümkün… Şimdi de başka konuklarım gelmişti beni ziyarete. El fenerini yaktım, fareler geziye çıkmışlar. Yiyecek bir şeyler arıyorlar. Benim gibi fakirin evinde ne bulacaklar ekmekten gayrı. Onu da yüksek bir yere asıyorum. Torbanın da ağzını sıkıca düğümlüyorum. Sabahı beklemek kalıyordu geriye.
İlk işim fareler için birkaç tane kapan ısmarlıyorum ilçeye giden köylülere. Akşamüzeri kapanlar geldi. Eve gidince odanın belli yerlerine yerleştirdim kapanları, peynir koymayı da ihmal etmedim. Hani derler ya “Bedava peynir fare kapanında olur,” benim yaptığım da buydu. Sözüm ona farelere ziyafet çekecektim kim görürse. Avcılığıma diyecek yoktu. Her gün bir iki tane fare avlıyorum. Ama bitecek gibi görünmüyordu. Divanda yatmama karşın bana da zarar verecekler diye korkuyorum. Jhon Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” romanını anımsıyorum. Ağlanacak halime sinsi sinsi gülüyorum. Yıllar sonra böylesi bir olayı yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi. Bir ara epey azaltmış olmalıyım ki geceleri pek görünmez oldular. Sevindim. Hava yağmazsa durumu idare etmeye çalışıyordum.
Aralık, ocak ayları… Havalar iyice soğumaya başladı. Aldığım kuyruklu sobada odun yakıyorum, bazen kömür; ama yine de ısınmıyor odam. Her yerden rüzgâr giriyor. Pencerenin perdesi savruluyor bir yelpaze gibi. Rüzgârın söylediği şarkıları bazen kızarak bazen gülerek dinliyorum.
Böylesi akşamların birinde pencereye bir fener tutuldu. Camı açtım. Yusuf Amca. Bu akşam uyutacağımız, horultusunu dinleyeceğimiz konuğumuz teşrif ettiler. Bir taraftan da sevindim. Evin sorunlarını anlatırım diye düşündüm. Hoş beşten sonra adam otururken başladı horlamaya. Bir ara uyanır gibi oldu. Fırsattan yararlanayım deyip anlatmak istedim sıkıntılarımı. Adam oralı bile olmuyor. Kendi kendime söyleniyorum. “Madem uyuyacaksın, git evinde uyu. Başkasını niye rahatsız ediyorsun. Uyandırsan bir türlü uyandırmasan bir türlü… Anladığım kadarıyla adamda bir hastalık var; ama ben doktor değilim ki hastalığına teşhis koyayım.
Hazırladığım çayı getiriyorum. Sesleniyorum, adam bana mısın demiyor. Zorunlu olarak bekliyorum, hastayı bekler gibi. Çok canım sıkılıyor; ne yapabilirim diye düşünüyorum. Umarsızım…
Bu olay üç beş kez devam etti. Kahvede sohbet ederken yakınlarına anlattım durumu. Güldüler.
“O, uyur uyanır; gene uyur, gene uyanır. Adamın huyu öyledir. Sana zararı olmaz merak etme”, dediler
İyi de arkadaşım, ben onun hizmetçisi değilim ki başında bekleyeyim. Bir konuk olarak gidiyorsan bir yere uyumazsın. Bu hem görgüsüzlük hem de saygısızlıktır, üstelik ayıp da sayılır. Sanki bu durum işkenceydi benim için.
Ben bekâr bir adamım, kendime göre yapılacak işlerim var. Yusuf Amcanın dünya umurunda değil. Böylesi adamı hayatımda ilk kez görüyorum. Bundan kurtulmanın da bir yolu mutlaka olmalı. Uzun uzun kafa yormaya başladım. Bekâr öğretmenlerin evine gitmeye karar verdim geceleri. Fazla kalmadan evime gelip lambayı yakmadan yatıyorum. Sonraları kahveye gitmeye başladım. Bir saat oturup bir çay içiyorum, sohbet edip geri dönüyordum. En azından sıkılmıyor, uyuklayan bir adamın başında bulunmuyordum. Mutluydum. Sorunu büyük ölçüde çözmüştüm.
Sonunda daha güzel bir yol bulduk. Çoğu zaman öğretmen arkadaşlarının evine gidip orada oyun oynuyor, çay içiyorduk. Onlar da bazen bana geliyordu. Onlar geldiğinde Yusuf Amca gelse de onunla ilgilenmiyor, onu yok sayıyordum. Arkadaşlar da şaşırıp gülüyorlardı Yusuf amcanın durumuna.
Bir yıl katlandım bu sıkıntılara. Sonra bekâr öğretmen arkadaşlarla birlikte kalmaya karar verdik. Bir evde üç bekâr kalıyor, istediğimiz zaman oyun oynuyor, eğleniyor bazen de kafaları çekiyorduk. Uyuklayan birinin başında beklemekten kurtulmuştum. Bu benim kişisel özgürlüğümdü.













17 Nisan 2026, 15:37
28 Ekim 2023, 13:21
17 Ağustos 2023, 11:19
20 Mart 2023, 11:13
07 Temmuz 2022, 13:33
31 Aralık 2021, 13:21
30 Ağustos 2021, 09:36
19 Temmuz 2021, 11:27
17 Temmuz 2021, 15:00
12 Mayıs 2021, 13:56
08 Mart 2021, 13:30
10 Kasım 2020, 16:19
10 Kasım 2020, 10:42
28 Ekim 2020, 15:10
03 Ekim 2020, 11:24
24 Eylül 2020, 16:29
17 Eylül 2020, 12:07
21 Mayıs 2020, 17:53
16 Mayıs 2020, 11:02
06 Mayıs 2020, 13:55
30 Ocak 2020, 19:27
30 Ocak 2020, 15:14
28 Ocak 2020, 17:25
27 Ocak 2020, 16:33
26 Ocak 2020, 15:48
08 Eylül 2019, 15:25
29 Ağustos 2019, 10:12
15 Ağustos 2019, 14:39
01 Ağustos 2019, 13:40
24 Temmuz 2019, 16:04
23 Temmuz 2019, 17:27
22 Temmuz 2019, 18:35
21 Temmuz 2019, 15:50
18 Temmuz 2019, 14:37
17 Temmuz 2019, 17:50
16 Temmuz 2019, 14:29
15 Temmuz 2019, 13:30
14 Temmuz 2019, 17:06
11 Temmuz 2019, 15:51
10 Temmuz 2019, 16:07
13 Haziran 2019, 14:07
11 Haziran 2019, 13:31
31 Mayıs 2019, 16:40
27 Mayıs 2019, 14:39
22 Mayıs 2019, 14:41
16 Mayıs 2019, 18:43
12 Mayıs 2019, 19:05
09 Mayıs 2019, 14:42
07 Mayıs 2019, 13:42
03 Mayıs 2019, 13:45
29 Nisan 2019, 16:11
16 Nisan 2019, 19:04
14 Nisan 2019, 15:42
10 Nisan 2019, 13:10
04 Nisan 2019, 18:25
06 Şubat 2019, 12:48
23 Ocak 2019, 17:59
14 Ocak 2019, 14:30
08 Ocak 2019, 18:37
23 Aralık 2018, 16:12
20 Aralık 2018, 19:45
12 Aralık 2018, 11:44
11 Aralık 2018, 16:10
12 Aralık 2018, 11:44
11 Aralık 2018, 16:10
11 Aralık 2018, 16:10
11 Aralık 2018, 16:10
11 Aralık 2018, 16:10
11 Aralık 2018, 16:10